SÜKÛTUN ÇIĞLIKLARI:.

Çığlıklarımız nostaljiye mahkûm olamaz. Nostaljilere mahkûm duygulardan ne hayır gelir. Bizim çığlıklarımız mazidir, haldir ve istikbâldir.

“İnanmayacaklar!”

Posted by Mecnûn 18/04/2010

Ahmet KURUCAN / Zaman/ 17.04.2010

 “İnanmayacaklar” diye başladı sözlerine. “İnanmayacaklar, bizim insanlığın sulh ve selameti için çalıştığımıza. İnanmayacaklar, dünyayı bütün insanlığın kardeşçe yaşadığı bir sulh adacığı yapmak için gayret gösterdiğimize. İnanmayacaklar, ne dünya ne de ukba adına hiçbir beklentimizin olmadığına. İnanmayacaklar, Allah’ın rızasından başka bir talebimizin bulunmadığına.” Bunları derken vücudu tel tel dökülmüş bir halde yorgun, sesi etrafındaki üç-beş kişinin ancak duyabileceği kadar hafif ama mantık ve muhakemesi, ifade ettiği mana bütünlüğünden de anlaşılacağı üzere alabildiğine sağlam, azmi ve kararlılığı her zamanki dinginliği ile yerinde, ruh ve heyecanı ise kabına sığmayan bir delikanlının heyecanları kadar âteşindi. Sonra döndü kendi kendine muhakeme yapar tarzda sordu; “Neden inanmıyorlar? Neden içte ve dışta psikolojide paranoya denilen hastalıkla izah edilebilecek bir sürecin içine giriyorlar? Neden kuşku ve şüphelerini izale edemiyorlar? Söylenen sözler, yapılan şeyler ortada; kuşkularını besleyecek herhangi bir delil ellerinde olmamasına rağmen; evet hâlâ neden bütün bu şüpheli bakışlar ve inkârlar?” Cevabını kendisi verdi: “Dünyaya bizim baktığımız pencereden bakmıyorlar. Ukbaya bizim inandığımız gibi inanmıyorlar. Bizim için çok büyük mana ifade eden değerler, onlar için hiçbir mana ifade etmiyor. Biz ahiret, cennet, cemalullah diyoruz; Allah’ın rızası yeter diyoruz; onlar tam aksine dünya diyor başka bir şey demiyorlar. Biz makam-mansıp, şöhret-şeref, para-pul bir kenara diyoruz; onlar bunları hayatlarının merkezine koyuyorlar. Biz fani dünya, aldanmaya gerek yok; fani dünyada yapacağımız her şeyi ahirete göre, ahirette Allah’ın teveccühüne göre ayarlamalıyız diyoruz; onlar tam aksi istikamette düşünüyor ve inanıyorlar. Biz “dünyanın lezaizi zehirli bala benzer, lezzeti nisbetinde elemi de vardır.” penceresinden dünyaya bakıp meşru veya gayri meşru dünyevi lezzetlerin hepsinin bir imtihan unsuru olduğuna inanıyoruz, onların ellerinde böyle bir ölçü yok.” Bu cümleleri sarf ettikten sonra derinden derine bir iç geçirdi ve yorulduğunu söyledi. Gerçekten yorulmuştu; çünkü günlerdir hastane şartlarında tedavisi gereken bir hastalıkla boğuşuyordu. İç geçirmişti; çünkü anlaşılmıyor ve anlaşılamıyordu. Bilenler bilir, böylesi insanları üzen, sıkıntı ve cendere içine sokan şeylerin başında gelir anlaşılmama ve anlaşılamama. Hele bunlar aynı değerlerin, hatta aynı atmosferin paylaşıldığı yakın çevreden insanlar olunca, sanıyorum ızdırapları Ziya Gökalp’in cehalet için kullandığı tabirle ‘mük’ap” seviyesine çıkar. İşte böylesi hallerde kaç defa dile getirmiştir şu mısraları: “Dertliyim dersen belayı dertten âh eyleme; Âh edip dertsizleri derdinden âgâh eyleme.” Pekala neden konuşuyor diyebilirsiniz? Bence bu soru, insanın hangi pencereden hayata baktığını hatta derecesini ve seviyesini ele veriyor. Rica ederim; sıradan birinden değil; derdine âşık birisinden bahsediyoruz. Onun ruh dünyasından, gönül penceresinden, nazar adesesinden, gaye ufkundan dem vuruyoruz. Derdine âşık böyleleri söylegen olur. Mekân, zaman tanımaz böylesi zatlar. Usul ve üslubu, muhataplarına göre seviye ve dozajı bizzat kendileri ayarlayarak her ortamda dile getirirler dertlerini. Sonra yönlendirirler insanları o dertlerin çareleri diye öngördükleri şeylere. Kaç defa duymuşuzdur şu sözleri kendisinden: “Elimden gelse, toprağın bağrına ekilen tohumlar gibi, insanların sinesine ızdırap tohumu, dert tohumu, sancı tohumu eker ve yeşermesini beklerdim. Günümüz dünyasının en büyük derdi dertsizliktir.” Bilmem dikkat ettiniz mi kuru bir tabirle dertli demedim; aksine derdine âşık dedim. Zira derdine âşık kişilere dertli demek aynı zamanda bir hakarettir. Yine kaç defa duymuşuzdur şu mısraları: “Ya Rab! Belay-ı aşk ile kıl âşina beni. Bir dem belây-ı aşktan etme cüdâ beni!” Sözün geldiği bu noktada sonra tekrar etrafına baktı; salonda yer alanları teker teker dikkatlice süzdü. Kim bilir aklından neler geçirdi? İhtimal sözlerinin yanlış yorumlanacağından endişe etti ve hemen “ama ümitsiz olmamak lazım” diye başladı tekrar konuşmaya: “Evet, ümitsiz olmamak lazım. Ümitsizlik Kur’an’ın beyanlarına göre kâfir sıfatıdır. Ümitsizliğe düşen Müslüman kâfir olur manası çıkartılmamalı bundan ama ümitsizlik küfre ait bir vasıftır. Hangi şart altında olursanız olun, ümitsiz olmamalısınız. Niyetiniz halis, gayeniz O ve O’nun rızası olduktan sonra, niye ümitsiz olacaksınız ki? Hz. Yusuf misali kuyunun dibinde de olsanız, ümitsizlik yok. Hem bakmaz mısınız Yusuf’un (as) kıssasının anlatıldığı sûreye. Hz. Yusuf ile alakalı her hadise neredeyse en ince detaylarına kadar anlatılıyor. Fakat kuyuya atılmasından dolayı evvel ve ahir hiçbir şikâyet cümlesi yok. Demek hiç etkilenmemiş. Ümit demiş yoluna devam etmiş. Zindana atılmış; yine etkilenmemiş, Rabb’im demiş, çizgisini değiştirmemiş. Ve sonuç; müşarun bi’l benan yani parmakla gösterilen bir vezir olmuş.”

Sonra tekrar başa döndü: “Onlar inanmasa da, şüphe ve kuşku ile bakmaya devam etseler de, siz çizginizi değiştirmeyeceksiniz. Evrensel değerlerin ihya ve ikamesi adına plan ve projelerinize devam edeceksiniz. Dünyevî makam ve mansıpları ayaklarınızın altına aldığınızı halinizle, tavrınızla, davranışla göstermekten dur olmayacaksınız. Paranoyalara sebebiyet vermeden, insanlığın sulh ve selametinden başka hiçbir şey düşünmediğinizi çeşitli dillerle güçlü bir şekilde anlatacaksınız. Resimden müziğe, romandan şiire, sinemadan spora kadar sanatın bütün alanlarını bir dil olarak kullanacaksınız. Belki itiraz edenler olacak! Olsun. Doğru mu diye tereddütler uyaranlar çıkacak? Çıksın. Şimdiye kadar tahrip istikametinde kullanılan vesileler, neden tamir ve ihya istikametinde kullanılmasın ki? Ben zamanımın çocuğuyum. Aklı başında, dünyayı iyi okuyan hiç kimsenin itiraz edeceğini sanmam bunlara. İtiraz etseler de bir mana ifade etmez. Ve sabredeceksiniz. Asırlardır devam edegelen ve kangren olmuş yaraları birden tedavi edemezsiniz.”

Kimden mi bahsediyorum? Tahmin ettiğiniz gibi Fethullah Gülen Hocaefendi’den.

2 Yanıt to ““İnanmayacaklar!””

  1. Soru: Mü’min, ölümden korkar mı? “Ölüm korkusu” ile “imansız gitme endişesi” arasında ne türlü farklar vardır ve bu iki korku birbirinden nasıl tefrik edilebilir? Hak dostu bildiğimiz ve yakînin zirvesinde bulunduğunu düşündüğümüz insanların imansız gitmekten çok endişe ettiklerini görüyoruz. İmanın kuvveti ile endişenin şiddeti arasında bir münasebetten bahsedilebilir mi?
    İnsan, cismânî ve kalbî/ruhî olmak üzere iki derinliği ve iki yanı bulunan bir varlıktır. Önünde kabir ve neticesinde çürüme olduğu için, ayrıca yaşama arzusu ve alışageldiği lezzetleri kaybedeceği düşüncesi gibi sâiklerle, insan cismaniyeti itibariyle ölümden korkabilir. Bazen dinin emirlerini yerine getiren, hatta kabir ve sonrasına sağlam iman ediyor görünen kimselerde bile cismânî ve bedenî hislerin ağır basması sebebiyle ölüm korkusu görülebilir. (01:01)
    İnsan, vicdanının enginliğiyle ve kalbî/ruhî yanı itibarıyla ölüme baksa, onu çok farklı görüp değerlendirecek, mevti çok tatlı bir rüya iklimine açılma gibi kabul edecektir. Mü’min, bunu Allah’tan istemeli; her fırsatta “Allahım içimizde Sana mülâkî olma iştiyakı yarat!” niyazını tekrar etmelidir. (03:49)
    Hazreti Üstad’ın ölümün semeresi zaviyesinden olduğu kadar vuslat ve likâ açısından da ele alınabilecek şu ifadeleri çok güzeldir: “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil’de “Ahmed,” Tevrat’ta “Ahyed,” Kur’ân’da “Muhammed” ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed’lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.” İşte, “likâullah” bu türlü vuslatlarla da ölçülemeyecek kadar derindir ve onun yolu ölüm koridorundan geçmektedir. (06:42)
    Hak dostları, can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam ederler; her ânı “Refik-i A’la” hülyalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu isterler; bir asker gibi terhis tezkeresi bekledikleri aynı anda dünyanın çehresindeki gurbetleri kurbetlere çevirmek için dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmaya razı olurlar ki onların bu hali “vuslata karşı sabır” sözüyle ifade edilebilir. (07.36)
    “Ölüm korkusu” ile “imansız gitme endişesi” birbirinden çok farklı meselelerdir. İmanın vaad ettiği huzuru kevser yudumluyor gibi duyup hisseden ve ölümden korkmak bir yana onu bir vuslat vesilesi gören hakiki mü’minler aynı zamanda, “Ben ölünce hesabımı nasıl vereceğim, ötelere nasıl bir keyfiyette gideceğim?” endişesiyle de tir tir titremişlerdir. Zira akıbetinden endişe etmeyenin, akıbetinden endişe edilir. Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram, tâbiîn-i izam ve tebe-i tâbiîn-i fihâm efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş oldukları da görülmektedir. (09:50)
    Tertemiz bir atmosferde neş’et eden ve hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehaî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Hazreti Alkame yanına girip soruyor: “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor. Evet, korkmayanın akıbetinden korkulur; endişe duymayanın akıbetinden endişe edilir. (11:30)
    İmam Gazzâlî hazretleri, ihtiyarlıktan önce, ölümün keşif kolları henüz vücudu istila etmemişken daha ziyade havfın; ihtiyarlık döneminde ise recânın ağır basması gerektiğini ifade eder. Yani insan sağlığı, sıhhati yerindeyken Allah’tan çok korkmalı ve tir tir titremelidir. Ölümün soluklarını hissettiği günlerde ise, ümitsizliğe düşmemek için recâ duygusu ağır basmalıdır. İnsan vefat edeceği esnada: “Allah’ım ben Sana geliyorum. Sen şimdiye kadar Sana ümitle gelen insanların hiçbirisini o kapıdan boş çevirmedin. Sen, kapının tokmağına dokunan hiç kimseye ‘hayır’ demedin. Hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmadın. Çok küçük sermayelerle bile Sana teveccüh eden insanları, çok âlî sermayelerle gelmiş ziyaretçiler gibi kabul buyurdun ve onlara iltifat ettin.” mülâhazalarıyla dolup taşmalıdır. (13:28)
    İnsan, imandaki derinliği ölçüsünde onu kaybetme korkusuyla tir tir titrer. Bir bankanın parasını arabayla bir yerden bir yere götüren görevliler, vazifelerini nasıl yürekleri ağızlarında yerine getirirler! Ebedî saadetin vesilesi olması dolayısıyla iman sermayesinin yanında trilyonların, katrilyonların ne ehemmiyeti olabilir ki! Evet, iman ebedî saadeti peyleyeceğimiz eşsiz bir sermayedir. Bu yönüyle o bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşır. Yani Cennet, o iman çekirdeğinden neşv ü nema bulacak, bir ağaç hâline gelecek, sonsuzluğa doğru ser çekip sizin ferih ve fahur bir şekilde ebediyetlere kadar gölgesinde yaşamanıza imkân sağlayacak. Şimdi insan bu kadar büyük bir sermayeye sahipse ve o insanın şeytan, şeytanın avenesi, nefs-i emmare ve cismaniyet gibi düşmanları varsa, aynı zamanda bu düşmanlar tarafından her an bir çelmeye maruz kalıp o sermayeyi kaybetme tehlikesi bulunuyorsa, böyle bir insan tabii ki çok korkmalı ve hep temkinli olmalıdır. İşte akıbet endişesi dediğimiz korku böyle bir korkudur ve o imandaki derinlikle doğru orantılıdır. (17:10)
    Ben o ölçüde imanlı bir insan değilim; fakat günde belki on defa kâfir olarak gitme korkusuyla ayaklarım titriyor, rengim kaçıyor. Çarşı-pazarda ve halkın içinde değilim, endişe duyulacak atmosferlerde bulunmuyorum, falan filan şeylere karşı zaaflar geçip gitmiş artık; fakat şeytanın çok oyunu vardır, nerede nasıl bir çelme takacağı belli değildir. Çok samimi söylüyorum; o kadar çok korkuyorum ki, her gün defalarca, aklıma her gelişinde “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!” (Âl-i İmrân, 3/8) mealindeki ayeti dua sadedinde okumazsam imanıma karşı vefasızlık yapmış olacağımı düşünüyorum. (21:07)
    Mehmet Kırkıncı Hocaefendi gençliğinde bile çok defa ellerini dizlerine vurur; “Yahu Molla Fethullah akıbetimden çok korkuyorum!” derdi. (22:21)
    Ubâde bin Sâmit (radıyallahü anh) hazretlerinin naklettiği hadis-i şerifte Kainâtın Medâr-ı İftiharı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللهِ أَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ كَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ “Kim Allah’a kavuşma (likâullah) arzusu içinde olursa, Allah (azze ve celle) de –Zât-ı Ecell-i A’lâsına yakışır şekilde– ona kavuşmayı ister; kim de Allah’a vuslat iştiyâkı içinde bulunmazsa Cenâb-ı Allah da onunla karşılaşmayı istemez.” (Buhari, rikâk, 41) Bu hadisteki kavuşma arzusunu da rıza meselesinde olduğu gibi değerlendirmek lazımdır: Her ne kadar şart-ı âdî planında sizin meyil ve sevginiz bir ilk gibiyse de, temelde rızanın menşei yine Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğudur. O razı olunca, sizin içinizde de rıza hissi neşv ü nemâ bulmaktadır. Ne var ki, Allah Teâlâ, şart-ı adi planında, rızasını sizin meyil ve muhabbetiniz gibi bazı basit vesilelere bağlamıştır. Dünyalar kadar hazineyle sahip olamayacağınız rıza-yı ilahîye sizin altından kalkabileceğiniz bir bedel biçmiş; onu sizin için alınabilir kılmıştır. (23:25)
    Ölüm, bizim için, her zaman rûhun dolaşıp durduğu çok buudlu bir mekâna ve çok derinlikli bir zamana kulluk vazifesinden terhis mânâsına, Cenab-ı Hakk’ın “Haydi şimdi bütünüyle Bana gel!” demesinden başka bir şey değildir. O’nu gönülden tanıyıp sevenler için bu “gel” deyişin üslûbunda öyle bir iltifat ve öyle baş döndürücü bir teveccüh vardır ki; “Ey gönlü itmi’nana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine!.. Katıl has kullarıma ve gir cennetime!” şeklindeki çağrıyı alan ruh, bir dakika bile burada kalmak istemez. Zira bu çağrının mânâsı, dünyanın sıkıntı, dağdağa ve boğucu havasından sıyrıl!.. Yitirdiğin Cennet’e ve ruhun asıl yurduna dön, demektir. Ölümü, bu mânâda bir iltifat çağrısı kabul edenler, dünyaya gelişi bir memuriyet ve askerlik, ondan ayrılışı da bir terhis, bir ikinci doğum ve bir ebedî varoluşa uyanma şeklinde anlar ve merdane yürürler kabre doğru. Azrail arkadaşlığını, İsrafil dostluğuyla bir bilir, Allah’a yürüme ânının her lâhzasını Cebrail rehberliğinde miraca yükseliyor gibi zevk ederler. Dolayısıyla, ölüp mezara gömülmeyi, bir tohumun sümbül vermek için toprağın bağrına saçılması gibi gören mü’minler, diğer melekleri sevdikleri gibi Hazreti Azrail’i de severler. “Ölüm Meleği” ile alakalı hatalı düşünceler bilgi eksikliğinden ve telkin yanlışlığından kaynaklanmaktadır. (26:50)
    Hazreti Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Diğer milletlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini üzerinize çullanmak için çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu. Allah Rasulü: “Hayır,” buyurdu, “Bilakis o gün siz sayıca çok olacaksınız. Fakat, bir selin getirip yığdığı çer-çöp gibi hiçbir ağırlığınız olmayacak. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve kalblerinize “vehn” atacak!” “Vehn de nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denilince de şöyle cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” (30:53)
    Hazreti İkrime, Müslüman olduğunda “Yâ Rasûlallah! Sana ve İslâm’a düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, bundan böyle İslâm için bunun iki mislini harcayacağıma söz veriyorum…” demişti. Yermük’te sözünde durmuştu.. ancak orada verdikleri arasında, canı da vardı. Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır. O bu muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler. Hanımı başucunda ağlarken İkrime, “Ağlama!” der, “Ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir keramettir. Biraz sonra çadıra amcası Hâris b. Hişâm girer: “Müjde, der, Allah bize zafer verdi!” İşte o zaman İkrime, “Beni ayağa kaldırın. Çünkü içeriye Allah Rasûlü girdi.” der ve Allah Rasûlü’nün ruhaniyatına hitaben şunları söyler: “Yâ Rasûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim mi?” (32:42)
    İslam’ın gurbet yılları ölüm korkusuyla, zahmete katlanamama zaafıyla, açılma hissinin sönmesi hastalığıyla, “dünya bize emanet” düşüncesinin yitirilmesiyle ve “Benim adım güneşin doğup battığı her yerde duyulacak!” mefkûresinin kaybıyla başlamıştır. Allah Rasûlü, bu gurbet yıllarını kurbet senelerine çevirecek gariplere “müjdeler olsun” buyurmaktadır. (34:16)
    Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahsetmiş ve “Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur’an-ı Kerim, fâsıkın kalbinde ya da onu okumayan birinin evinde; sâliha bir kadın kötü huylu bir adamın nikahı altında; sâlih bir erkek arsız bir kadının yanında ve âlim, onun ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir.” buyurmuştur. (36:20)

  2. ayşegül said

    harika bir yazı..teşekkürler ahmet bey bizimle paylaştığıız için…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: