SÜKÛTUN ÇIĞLIKLARI:.

Çığlıklarımız nostaljiye mahkûm olamaz. Nostaljilere mahkûm duygulardan ne hayır gelir. Bizim çığlıklarımız mazidir, haldir ve istikbâldir.

ŞEHRİN ALTIN ANAHTARLARI

Posted by Mecnûn 22/06/2008

ŞEHRİN ALTIN ANAHTARLARI

A. Ali URAL

 

Kapağı açılan kadife kaplı dikdörtgen kutuların içinde parıl parıl yanıyor şehrin anahtarları.

Ne zaman bir devlet büyüğü, ünlü bir sanatçı, bir yabancı konuk gelse şehre, belediye başkanları hiçbir kapıyı açmayan ama her kapıyı açtığını düşündüren bu sembolik anahtarları alkışlarla veriyor konuklarına. Hiçbir anahtarlığa takılamayacak kadar büyük oluşundan bile anahtarın işlevsizliğine dair en küçük bir şüphe duymayan konuklar, “Bu şehir sizin” iltifatına iltifatlarla karşılık veriyor, fahri hemşehriliğin simgesi olan anahtarlarını ise tören biter bitmez korumalarının ellerine tutuşturup, bir fatih edasıyla kürsüyü terk ediyorlar.

Çok sayıda anahtarı olsa da artık şehirlerin kapıları yok. Surların etrafına derin hendekler kazılmıyor, nöbetçiler, şehre girmesinde sakınca görmedikleri ziyaretçilere, zincirli köprüleri indirmiyorlar. Savaşlarda şehrin kapılarını koçbaşlarıyla dövüp, her hamlelerinde içlere ürperti veren, korkunç naralar atan askerler de on beşinci yüzyılın sonlarında kaldı. Şimdi kapılar koçbaşlarıyla değil, anahtarlarla açılıyor; hiçbir kapıyı açamayacağı varsayılan sembolik anahtarlarla…

Ziyaretçiler anahtarlarını parmaklarında sallaya dursunlar, sembolik de olsa bir anahtarları olmadığı için, binlerce sokak çocuğu gündüzleri şehrin ana damarlarında, geceleri ise kılcal damarlarında büyük dolaşımlarını tamamlıyor, korkarken korkutan hayvanlar gibi, o izbe senin, bu harabe benim kapısız evler kuruyorlar. Korkarken korkutuyorlar evet; üzerlerinden on binlerce kişinin geçtiği bulvarlarda korkuyla bir kişiye yanaşacak olsalar, yanaştıkları kimsenin gözleri korkuyla büyüyor, ancak kendilerinden bir şey istediğinde fark ettikleri bu cüzzamlıdan koşar adım uzaklaşıyor, sonra takip ettiği şüphesine kapılıp, zehirli bakışlar fırlatıyorlar arkalarına.

Hayır, yardım sever olmadıklarından değil, suçun her çeşidini kolaylıkla işlediğini düşünüyorlar bu çocukların; gazete sayfalarını dolduran suç öyküleri canlanıyor gözlerinde. Para istemek için uzattıkları ellerin, aniden bir bıçağa sarılmayacağından emin olamıyor, bu şehrin yalnız sokaklarında değil evlerinde de suç işlendiğini akıllarına getirmiyorlar. Nasıl saydılar bilmiyoruz, istatistiklere göre iki bin üç yüz sokak çocuğu yaşıyor bu kentte. Bu iki bin üç yüz suçlu demek! Düşünün on yıl sonra yirmili yaşlarda olacaklar. Beslenemeseler de büyüyecekler. O halde büyümeden çocuklar bir şeyler yapılmalı! Kaybedecek zaman yok. On yıl dediğin şunun şurasında gelir geçer. Bir kısmı gıdasızlıktan, bir kısmı hastalıktan, bir kısmı organ mafyasının elinde ölse bile yine de yüzlercesi yaşıyor olacak, hem de yirmi yaşlarında gençler olarak.

“Haydi imza toplayalım aramızda! Sokak çocuklarını şehrimizden uzaklaştıralım.” Cümle kulaktan kulağa söylendi. Tam beş bin kişi bu cümleyi duydu ve imzaladı. Üstelik imza toplanmasında kadınlar öncülük ettiler. Anneliklerini unutup, uzun dilekçelerini belediye başkanının masasına yatırdılar: “Uzaklaştıralım!”

Uzaklaştıralım ama nereye? Gelemeyecekleri kadar uzak olmalı gittikleri yer. Asla kaçamayacakları bir yer olmalı! “Kırklareli Mülteci Kampı”na ne dersiniz? Ya “Yassıada”ya? Demek çocuklarımız artık bir mülteci kampında barınacaklar. Çünkü onları biz doğurmadık, hiç bilmediğimiz ülkelerden sınırlarımıza gelip dayandılar. İltica ettiler bize. Onları nasıl bırakabiliriz sınırda. İnsanlık bize ne der! Yassıada’ya gelince, bu da fena bir fikir değil, siyasi suçlularımızı barındırmakla temeyyüz eden bu adacık, işlevini kaybetmemiş olur böylece. Haydi, bir vapura tıka basa dolduralım bu iki bin üç yüz çocuğu! Onlara Stevenson’un “Define Adası”na gittiğimizi söyleyelim. Azgın dalgaların, sandıklar dolu hazinelerin, tek bacaklı, çengel kollu denizcilerin hikâyesini anlatalım. Çünkü onlar, ne Jules Verne’in “Esrarengiz Ada”sını okudular, ne Daniel Defoe’nun “Robinson Crusoe”sunu. İbn Tufeyl’in “Hayy Bin Yakzan’ını kim kaybetmiş ki onlar bulmuş! En yakınları Kemalettin Tuğcu’yla bile tanıştırmadılar onları…

***

Şehir İstanbul. İlçe Bakırköy. CHP Kadın Kolları’nın girişimleriyle sokak çocuklarının Yassıada’ya gönderilip rehabilite edilmesi için beş bin imza toplandı. Bakırköy Belediye başkanı, tinerci çocukların ciddi bir toplumsal tehlike oluşturduklarını söylerken, İstanbul Ticaret Odası başkanı, sokak çocuklarının Kırklareli’deki mülteci kampında kurulacak rehabilitasyon merkezine götürülmesini önerdi.

***

Benim ise önerim şu: Taksim Meydanı’nda düzenlenecek binlerce kişinin katıldığı bir törenle sokak çocuklarına şehrin altın anahtarları verilmeli. Çünkü onların başka anahtarı yok.

________________________________________

Zaman Turkuaz Eki : 12 Aralık 2004 Pazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: