SÜKÛTUN ÇIĞLIKLARI:.

Çığlıklarımız nostaljiye mahkûm olamaz. Nostaljilere mahkûm duygulardan ne hayır gelir. Bizim çığlıklarımız mazidir, haldir ve istikbâldir.

Nerdesin

Posted by Mecnûn 02/06/2008

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Neresin hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin (ba’suba’del mevt)imizin müjdecisi? Istırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekledik dur­duk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, (seniye-i veda) (1) tür­küleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla tesel­li olup durduk. Her gün, bizim için tasa ve kederden kadehlerle dolu gelirken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyordu; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye.

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatiri yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, porsumuş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir. Eğer canlara can katan te­miz soluklarınla imdada yetişmezsen; kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuz­larımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inad, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler bu uçsuz bucaksız beyabanda, gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir (sabr-ı cemil) (2) çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlem­de, kaç defa sinekleri kartal, elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşupdurmadığımız kafile kalmadı. Ama sen, hiç birinde yoktun.. Karşılaştığımız minarekâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanı­mızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu.. Zaman bizim için hep muharrem, ze­min kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kara­ran ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlerken, her yüzde seni arıyor, her çığlıkda senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz.

         Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdik­lerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dün­yalar kement olamadı. Pürvefâ ve yürektendin.

Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir kara sevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdaya” bize onur, bize gurur lazım değil, demiştin.

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun. Nerdesin Hubeyb!. Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kalakala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyor­dun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab!.

“ ‘Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventle­rinle bir solukda ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla sal­dın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Son­ra tutdun topuzunu Bizansın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Kostantiniye’ye (3) giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabe­ler, yerlerini ümranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökden indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleşdiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden afvedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk el­de edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki…” sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara karşı inkıyadını belirtiyordun. Sonra tutdun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek yüce idealin uğrunda devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid Nerdesin?. 

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani, o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kar­deşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet et­me kararında idin. Dilbeste olduğun O zat aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi?. Değilse; o ne sada­kat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde?.

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dün­yayı iki hükümdara az gören bir hükümdar.. İranlı kapıkulun, Memlukler köle­lerindi. “Şiirler pençe-i kahrinden olurken lerzân”, (4) sen tutdun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını tavsiye ettin. Sen nesin! Sofi misin? Derviş misin? Yoksa yer de gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin?.

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim da’vet türkülerini söylerken, kırık mız­rabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhat, bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.” (5) Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yılı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayal­lerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakda seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir.                    

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar di­zecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gön­lümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız.

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın,şöhretin, mansıbın aydın ümit­lerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme.

____________________________________

(1)     Seniye-i vedâ      : Veda yokuşu

(2)    Sabr-ı cemil         : Güzel sabır.                    

(3)    Kostantiniye      : İstanbul.

(4)    “Aslanlar, kahrının pençesinden titrerken”

(5)   “Ben öyle bir  nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onun terennüm ve ifade imkânı yoktur”

Sızıntı 26. Sayı Mart 1981

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: