“İnanmayacaklar!”

Ahmet KURUCAN / Zaman/ 17.04.2010

 ”İnanmayacaklar” diye başladı sözlerine. “İnanmayacaklar, bizim insanlığın sulh ve selameti için çalıştığımıza. İnanmayacaklar, dünyayı bütün insanlığın kardeşçe yaşadığı bir sulh adacığı yapmak için gayret gösterdiğimize. İnanmayacaklar, ne dünya ne de ukba adına hiçbir beklentimizin olmadığına. İnanmayacaklar, Allah’ın rızasından başka bir talebimizin bulunmadığına.” Bunları derken vücudu tel tel dökülmüş bir halde yorgun, sesi etrafındaki üç-beş kişinin ancak duyabileceği kadar hafif ama mantık ve muhakemesi, ifade ettiği mana bütünlüğünden de anlaşılacağı üzere alabildiğine sağlam, azmi ve kararlılığı her zamanki dinginliği ile yerinde, ruh ve heyecanı ise kabına sığmayan bir delikanlının heyecanları kadar âteşindi. Sonra döndü kendi kendine muhakeme yapar tarzda sordu; “Neden inanmıyorlar? Neden içte ve dışta psikolojide paranoya denilen hastalıkla izah edilebilecek bir sürecin içine giriyorlar? Neden kuşku ve şüphelerini izale edemiyorlar? Söylenen sözler, yapılan şeyler ortada; kuşkularını besleyecek herhangi bir delil ellerinde olmamasına rağmen; evet hâlâ neden bütün bu şüpheli bakışlar ve inkârlar?” Cevabını kendisi verdi: “Dünyaya bizim baktığımız pencereden bakmıyorlar. Ukbaya bizim inandığımız gibi inanmıyorlar. Bizim için çok büyük mana ifade eden değerler, onlar için hiçbir mana ifade etmiyor. Biz ahiret, cennet, cemalullah diyoruz; Allah’ın rızası yeter diyoruz; onlar tam aksine dünya diyor başka bir şey demiyorlar. Biz makam-mansıp, şöhret-şeref, para-pul bir kenara diyoruz; onlar bunları hayatlarının merkezine koyuyorlar. Biz fani dünya, aldanmaya gerek yok; fani dünyada yapacağımız her şeyi ahirete göre, ahirette Allah’ın teveccühüne göre ayarlamalıyız diyoruz; onlar tam aksi istikamette düşünüyor ve inanıyorlar. Biz “dünyanın lezaizi zehirli bala benzer, lezzeti nisbetinde elemi de vardır.” penceresinden dünyaya bakıp meşru veya gayri meşru dünyevi lezzetlerin hepsinin bir imtihan unsuru olduğuna inanıyoruz, onların ellerinde böyle bir ölçü yok.” Bu cümleleri sarf ettikten sonra derinden derine bir iç geçirdi ve yorulduğunu söyledi. Gerçekten yorulmuştu; çünkü günlerdir hastane şartlarında tedavisi gereken bir hastalıkla boğuşuyordu. İç geçirmişti; çünkü anlaşılmıyor ve anlaşılamıyordu. Bilenler bilir, böylesi insanları üzen, sıkıntı ve cendere içine sokan şeylerin başında gelir anlaşılmama ve anlaşılamama. Hele bunlar aynı değerlerin, hatta aynı atmosferin paylaşıldığı yakın çevreden insanlar olunca, sanıyorum ızdırapları Ziya Gökalp’in cehalet için kullandığı tabirle ‘mük’ap” seviyesine çıkar. İşte böylesi hallerde kaç defa dile getirmiştir şu mısraları: “Dertliyim dersen belayı dertten âh eyleme; Âh edip dertsizleri derdinden âgâh eyleme.” Pekala neden konuşuyor diyebilirsiniz? Bence bu soru, insanın hangi pencereden hayata baktığını hatta derecesini ve seviyesini ele veriyor. Rica ederim; sıradan birinden değil; derdine âşık birisinden bahsediyoruz. Onun ruh dünyasından, gönül penceresinden, nazar adesesinden, gaye ufkundan dem vuruyoruz. Derdine âşık böyleleri söylegen olur. Mekân, zaman tanımaz böylesi zatlar. Usul ve üslubu, muhataplarına göre seviye ve dozajı bizzat kendileri ayarlayarak her ortamda dile getirirler dertlerini. Sonra yönlendirirler insanları o dertlerin çareleri diye öngördükleri şeylere. Kaç defa duymuşuzdur şu sözleri kendisinden: “Elimden gelse, toprağın bağrına ekilen tohumlar gibi, insanların sinesine ızdırap tohumu, dert tohumu, sancı tohumu eker ve yeşermesini beklerdim. Günümüz dünyasının en büyük derdi dertsizliktir.” Bilmem dikkat ettiniz mi kuru bir tabirle dertli demedim; aksine derdine âşık dedim. Zira derdine âşık kişilere dertli demek aynı zamanda bir hakarettir. Yine kaç defa duymuşuzdur şu mısraları: “Ya Rab! Belay-ı aşk ile kıl âşina beni. Bir dem belây-ı aşktan etme cüdâ beni!” Sözün geldiği bu noktada sonra tekrar etrafına baktı; salonda yer alanları teker teker dikkatlice süzdü. Kim bilir aklından neler geçirdi? İhtimal sözlerinin yanlış yorumlanacağından endişe etti ve hemen “ama ümitsiz olmamak lazım” diye başladı tekrar konuşmaya: “Evet, ümitsiz olmamak lazım. Ümitsizlik Kur’an’ın beyanlarına göre kâfir sıfatıdır. Ümitsizliğe düşen Müslüman kâfir olur manası çıkartılmamalı bundan ama ümitsizlik küfre ait bir vasıftır. Hangi şart altında olursanız olun, ümitsiz olmamalısınız. Niyetiniz halis, gayeniz O ve O’nun rızası olduktan sonra, niye ümitsiz olacaksınız ki? Hz. Yusuf misali kuyunun dibinde de olsanız, ümitsizlik yok. Hem bakmaz mısınız Yusuf’un (as) kıssasının anlatıldığı sûreye. Hz. Yusuf ile alakalı her hadise neredeyse en ince detaylarına kadar anlatılıyor. Fakat kuyuya atılmasından dolayı evvel ve ahir hiçbir şikâyet cümlesi yok. Demek hiç etkilenmemiş. Ümit demiş yoluna devam etmiş. Zindana atılmış; yine etkilenmemiş, Rabb’im demiş, çizgisini değiştirmemiş. Ve sonuç; müşarun bi’l benan yani parmakla gösterilen bir vezir olmuş.”

Sonra tekrar başa döndü: “Onlar inanmasa da, şüphe ve kuşku ile bakmaya devam etseler de, siz çizginizi değiştirmeyeceksiniz. Evrensel değerlerin ihya ve ikamesi adına plan ve projelerinize devam edeceksiniz. Dünyevî makam ve mansıpları ayaklarınızın altına aldığınızı halinizle, tavrınızla, davranışla göstermekten dur olmayacaksınız. Paranoyalara sebebiyet vermeden, insanlığın sulh ve selametinden başka hiçbir şey düşünmediğinizi çeşitli dillerle güçlü bir şekilde anlatacaksınız. Resimden müziğe, romandan şiire, sinemadan spora kadar sanatın bütün alanlarını bir dil olarak kullanacaksınız. Belki itiraz edenler olacak! Olsun. Doğru mu diye tereddütler uyaranlar çıkacak? Çıksın. Şimdiye kadar tahrip istikametinde kullanılan vesileler, neden tamir ve ihya istikametinde kullanılmasın ki? Ben zamanımın çocuğuyum. Aklı başında, dünyayı iyi okuyan hiç kimsenin itiraz edeceğini sanmam bunlara. İtiraz etseler de bir mana ifade etmez. Ve sabredeceksiniz. Asırlardır devam edegelen ve kangren olmuş yaraları birden tedavi edemezsiniz.”

Kimden mi bahsediyorum? Tahmin ettiğiniz gibi Fethullah Gülen Hocaefendi’den.

Posted in Kategorilenmemiş | Tagged , , , , | Yorum yapın

Neylersin!

Ekrem DUMANLI / Zaman

Belki de çıkış yolumuz ‘Neylersin!’ ile başlayan bir haritada gizli. Neylersin! Nice tarihi fırsat çıktı karşımıza. Onları insanlığa hizmet için çok iyi değerlendirmek, kalplerin fethine giden yolda hab-ı gaflete boyun eğmeden yürümek gerekiyordu. O fırsatlar kuşağında nefsimizi milletimizden daha üstün tutmuşsak vay halimize.

Geçen hafta Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret imkânı buldum. Her zamanki sağlık problemleriyle yaka paçaydı. Kalp, şeker, tansiyon. Üçü bir arada oldu mu; bir de onca manevi yük insanın omuzlarına bindi mi; ne gecesi kalıyor o insanın ne gündüzü. Boşuna dememişler ‘Müptelayı gama sor ki geceler kaç saat!’. Hocaefendi de öyle. Her sabah uykusuz, sancılı ve upuzun kış gecelerinin ıstıraplarını okuyorsunuz simasında. Onca derde, sıkıntıya, ıstıraba rağmen dimağındaki duruluk insanın içine huzur veriyor.

Küçük bir oda. Ve herkese açık küçük bir salon. Bu iki mekân dışında bir yere çıkmıyor. Namazgâh ile hususi odası arasındaki küçük sütre, kutlu bir asırdan kalma geleneği çağrıştırıyor. Yoksa kimsenin katlanabileceği bir yük değil o manzara. Namazlardan sonra kısa bir süre oturuyor. Ziyarete gelenlerin simasına bakıyor tek tek. Bazen soru da soruyor. Daha çok da sorulara muhatap oluyor. Her zamanki sadeliği, inceliği, nezaketi içinde kısa ve öz cevaplar veriyor. Çok kibar ölçüler çerçevesinde, nezih bir üslup içinde; severek, sevdirerek…

Dikkatimi bir şey çekiyor. Hocaefendi sık sık ‘Neylersin’ deyip ince bir ah çekiyor. Hatta bazen uzunca bir soruya sadece ‘Neylersin’ demekle iktifa ediyor. Diline pelesenk olmuş ‘neylersin’. Belki bir sitem, belki bir serzeniş, belki bir çaresizlik, belki bir teveccüh… Dayanamayıp sorma ihtiyacı hissediyorsunuz ‘Hocam neden bu kadar sık ‘Neylersin’ diyorsunuz?’ Önce sükût ediyor. Belki de anlayabileceğimizden, idrak edebileceğimizden emin değil. Sonra kısa bir değinmede bulunuyor. Derinliğine inmiyor ama ‘Neylersin’e dair ipucu veriyor.

İKİ MED CEZİR ARASINDAKİ HAYAT

Anlıyoruz ki ‘neylersin’ aslında derin bir iç muhasebenin düğümlendiği sorgulayıcı bir kelime. ‘Yıllar öncesine gidiyorum sık sık’ diyor. Ve ekliyor: ‘Geceler boyunca kendimi hesaba çekiyorum. Keşke öyle yapmasaydık, keşke şu tarihi fırsatları şöyle değerlendirebilseydik’ diyorum.’ Söz o arada sinemanın çok sıkça kullandığı flash back (geriye dönerek yapılan hatırlatmalar) meselesine hatta flash forward (ileriye giderek bazı olayları tahlil etme) tekniğine atıf yapmaya kadar dayanıyor. Anlaşılan o ki Hocaefendi, hayatı bu iki med cezir arasında yaşıyor. Kâh maziye yöneliyor ve oradaki fırsat iklimlerini mercek altına alıyor; kâh fikren ve hayalen istikbale seyahat ederek bugünkü gafletimiz üzerine teessürlerini dile getiriyor.

Aslında ‘Neylersin!’ feryadı sadece ferdi bir muhasebeyi ifade etmiyor. O kısacık ama yoğunlaştırılmış kelimenin alt katmanlarında tarih karşısında bir milletin sorumluluğu sorgulanıyor. Nitekim Hocaefendi onun da ipuçlarını verecek şekilde bazı göndermeler yapıyor. Mesela diyor ki ‘Neylersin! Gazi Giray küçük bir kıskançlık ve ihtiras uğruna Viyana bozgununa sebep oldu. Neylersin Viyana’da başlayan bozgun havası asırlar boyu koskoca bir medeniyeti esir aldı ve o esaret duygusu bir türlü mağlup edilemedi. Neylersin koca padişah Merzifonlu’ya keseceği ceza yerine ciddi bir muhasebe yaparak bir iç çürümesini göremedi. Neylersin iç saffetimizi koruyamadıkça dışta yaşadığımız hezimetler bu aziz milleti perişan etti… Neylersin!

Bu cümleler Hocaefendi’nin dudaklarından şiir gibi dökülürken hayıflandım; keşke kelimesi kelimesine not alınabilseydi bu cümleler diye. Değerdi çünkü. Bir başyazı tadında söylenen, üzerinde uzun bir zaman diliminde düşünülmüş, taşınılmış, pişirilmiş cümleler ile karşı karşıyaydık. Çağını bir mazide bir müstakbelde dolaşarak çözümleyen ciddi bir mütefekkirin ilhamen söylediği sözler uçup gitmemeli, bir şekilde kayıt altına alınmalıydı.

Sözlerin mukayyet hale gelmesi yetmez! O cümlelerdeki iç yangınının da yüreklerimize bir kor gibi düşmesi gerekiyor. Gamsıza denecek söz yok, dertsize sarf edilecek tesirli bir kelime hâlâ keşfedilebilmiş değil. Istırapsız beyinlerin millet adına, insanlık adına nasıl bir çile çekileceğine dair bir mülahazası zaten olamaz. ‘Yağmur altında kalıp da ıslanmayanlar’a sağanak sağanak gözyaşıyla yaklaşsanız da kıymeti yok.

Hemen her alanda büyük bir kabalık, hoyratlık; hatta yobazlık kuşatmış dört bir yanımızı. Ne halden anlıyor kitleler, ne dertten. ‘Derman arardım derdime/derdim bana derman imiş’ diyenlerin horlandığı bir çağda yaşıyoruz. O yüzden dertli insanların anlaşılamadığı hatta anlama gayretine bile girilmeden peşin bir hükümle yok sayıldığı; daha da kötüsü, düşman addedildiği sorumsuz bir çağ yangınıyla karşı karşıyayız.

Belki de çıkış yolumuz ‘Neylersin!’ ile başlayan bir haritada gizli. Neylersin! Nice tarihi fırsat çıktı karşımıza. Onları insanlığa hizmet için çok iyi değerlendirmek, kalplerin fethine giden yolda hab-ı gaflete boyun eğmeden yürümek gerekiyordu. O fırsatlar kuşağında nefsimizi milletimizden daha üstün tutmuşsak vay halimize. Doğru yerde doğru adımlar atamayarak milletimizi geri kalmışlıkla baş başa bırakmışsak ve bunun cezasını şimdi koca bir millet çekiyorsa yazıklar olsun demek gerekmiyor mu kendi kendimize? En azından Hocaefendi’nin nazik ve nazenin kelimesine sığınarak ‘Neylersin’ demek şart olmuyor mu bize?

ONA ÖNYARGI İLE BAKANLAR…

‘Neylersin’ demenin bir de tarihe bakan bir yönü var. Bugün Fethullah Gülen’in kıymeti yeterince bilinmiyor. Ne sevenleri onun değerini anladığını söyleyebiliyor ne ona düşmanca yaklaşanlar insaflı olabiliyor. Birileri ne yazdıklarını okuyor ne de konuştuklarını dinliyor. Hatta bazı çevreler, amansız bir düşmanlık içinde sürdürdükleri husumetlerini yalana, iftiraya kadar vardırabiliyor. Hiç şüphesiz ‘bir GÜN Hocaefendi için de neylerdin denecek belki ve pişmanlıklar kuşağında af dilenecek’. Anadolu’nun küçük bir köyünden çıkan yiğit bir insanın nasıl bu millet için kendini feda ettiği tavazzuh ettiğinde ‘Keşke bunu daha önce idrak etmiş olsaydık’ diyenler olacak. Bugün ona düşmanca yaklaşanlar, ondaki insan sevgisini saçtığı tohumların filiz vermesi; hatta meyveye durması karşısında ancak idrak edecek ve ‘Eyvah’ diyecek ama iş işten geçmiş olacak. O gün sevenleri ‘Neylersin; o gün bizden istediği hizmetleri tastamam ve günü gününe yapamayarak vakit kaybettik’ dediği gibi; bugün ona bir önyargı ile bakanlar ‘Keşke asrın Mevlânâ’sına bu kadar kaba saba yaklaşımlar içinde nadanlık yapmasaydık’ diyecek.

Heyhat! Bir kere ‘Neylersin!’ kuşağına gelip dayanınca zamanı geriye döndürmek ancak hayal âleminde yapılabilen bir seyahat olabiliyor. Neylersin! Zaman su gibi akıp gidiyor, hayat pişmanlık tortularını yüreğimize taşınmaz bir yük olarak tevdi edip bizlere veda ediyor. Neylersin! Boşuna dememişler ‘Cevahir kadrini cevher füruşân olmayan bilmez’ diye. Neylersin! Neylersin! Neylersin!

Posted in Kategorilenmemiş | Tagged , , , , | 2 Yorum

Gözden Kaçan Kritik Dengeler-Sızıntı

Münevver Elif İSMAN / Aralık-2009 Sızıntı Dergisi

Avustralya diğer kıtalara nazaran daha farklı yapıda bitki örtüsüne ve hayvan türlerine sahip kılınmıştır. Meselâ arslan, kaplan gibi etle beslenen hayvanlar bu kıtada yoktur. Sadece bu kıtaya has -bazıları kısmen komşu bölgelerde de bulunabilen- kanguru, koala gibi keseli memeliler ile bazı kuş türleri dikkatleri bu ülkeye çekmektedir. Yırtıcıların olmadığı bu ülkede, hayvanların düşmanlarından kaçma gibi bir davranışları da yoktur. Avustralya Batılılar tarafından keşfedildikten sonra, göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri daha önce bu kıtada hiç yaşamamış yeni hayvan türlerinin mevcut ekolojide sebep olduğu tahribat, bugün çok büyük boyutlara ulaşmıştır; bilim adamları bu ekolojik felâkete çareler bulmaya çalışmaktadır.
Continue reading

Posted in Kategorilenmemiş | Tagged , , , , | Yorum yapın

Merhaba

Merhaba,

Uzun zamandır sitemiz ile ilgilenemiyorum, ve bu süre devam edecek gibi görünüyor.  Bu yüzden sitemizin güncel kalabilmesi için de sizlerin de katkı yapmanızı rica ediyorum.

Sizin de beğendiğiniz, hoşunuza giden, sitemize uygun her türlü(makale, hikaye, video, şiir, inceleme v.s.) gönderimi (paylaşımı), değerli zamanınızı ayırarak yaparsanız mutlu olurum, oluruz…. Bu paylaşımları bu konunun altına yorum olarak yazmak suretiyle ve yahut ahmetkyc@gmail.com e-posta adresine göndererek yapabilirsiniz. Şekil olarak ise ister Url adresi vererek, ister bir konu adı yazarak buradan araştırabiliriz. Ayrıca tavsiyelerinizi de gönderebilirsiniz.

Gönderilerinizi ortalama bir hafta içinde,  gönderenin ismi veyahut müstear ismi ile birlikte sitemizde görebilirsiniz.

Şimdiden Teşekkür Ederim.

Posted in Genel | Tagged , | Yorum yapın

Fatıma Olmak

11.12.2009 – Bejan MATUR

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bütün kötülükler ilk kezmiş gibi geliyor. Sadece İstanbul göğü değil, ruhların üzerinde de kara bir bulut. Herkes karamsar. Herkes tedirgin. Ve sorular bitmiyor.

Sokağa çıkacak kadar öfkesini büyük yaşayanlar yarın ne olacak düşünmüyorlar. Ama yarını düşünen ve itidal telkin edenler hâlâ var. Ve devamla da olacaklar. Çünkü geriye iyilik kalır. Kötülük, zamanın aynasında kırılıp parçalanır.

Şehitlerin yüzlerine bakıyorum. Bakışlarına. Bize bakıyorlar. Yeter artık öldürmeyin demek çare değil. Ağlamak da. Öyle çok mektup alıyorum ki, öfkeli, önyargılı, anlamaya çalışan, çare önerenler. Yazıyorlar. Ellerinden gelen bu. Kimi önyargılarından çıkmamak konusunda inatçı. Kimi şüphede ısrarlı.

Ve bu ülkenin insanı aslında ne kadar duygusal, kanıtlıyorlar. Bir satır konuşsan ikna olacak. Bir kelime bahşetsen kurtulacak kininden. Çünkü bu ülkedeki çoğu şey gibi, kötülük de derinlerde değil. Her zaman yakındığımız sığlık bir imkân gibi. Allah’tan kötülükte sığlar! Bir kötülüğü zamana yaymak, derinleştirmek konusunda çabalayanlar bu yüzden başarılı olamıyor belki de. Mahzenlerde tasarlanan kötülüğün halkta yer etmemesi bu yüzden.

Bu günlerde Hazreti Fatıma’nın hayatını okuyorum*. Bir peygamber kızı olmanın büyüsü ve gücüyle donatılmış hikâyesini. Onun için Binti Ebiha (babasının kızı) olmaktan daha önemli olan, Ümmü Ebiha (babasının annesi) olmak. Babasının koruyuculuğunu üstlenmiş, müşriklerin zulmüne karşı siper olmuş bir kız çocuğu. Hazreti Ali’nin eşi olmaya layık yürekte ve inançta bir sevgili. Oğullarına yürek vermiş bir anne…

Kitapta aktarılan bir hikâye, şu günlerin karamsarlığını katlanılır kıldı:

Hazreti Peygamber’e zulmetmekle uğraşan müşrikler, zulümlerini o kadar ileri götürüyorlar ki, namazda olduğu bir gün, henüz kesilmiş bir devenin işkembesini alıp Peygamber’in sırtına bırakıyorlar. Ve o, hiçbir şey olmamış gibi namazını kılmaya devam ediyor. Müşrikler büyük bir zevkle seyrederken, kızı Fatıma gelip işkembeyi babasının omuzlarından alıyor. O sırada henüz on yaşında olan Fatıma müşriklere öyle bir bakış fırlatıyor ki, küçük kızın cesareti karşısında hepsinin dili tutuluyor.

Bu hikâyede elbette Fatıma’nın cesareti önemli. Ama bütün insanlık için daha önemli olan; Hazreti Peygamber’in sabrı ve vazgeçmemesi. İnandığında ısrar eden, secdeyi bırakmayan olmak…

Çünkü şu günlerin kötülüğü müşriklerin kötülüğünden az değil. Halkın kendisinden değil, karanlık dehlizlerden hayatımıza akıtılan bir cerahat bu.

Tokat’ta bu toprağın evlatlarını Türk-Kürt ayırmadan katledenler Fatıma’nın nazarlarını hak ediyorlar.

Bütün bunlar olurken sadece korkuya vurgu yapan, yaşanan karmaşayı her şeyin sonu gibi gören ve gösteren gözden de şüphe etmeli. Kimler felaket tellallığı yapıyor bu zamanda? Felaketin adını koyunca geldiğini bilenler değil mi onlar? Seçip gösterdiklerimiz, kameramızı odakladığımız her neyse, bizi en iyi o anlatmaz mı? Kalem oynatan, haber yapanların özensizliği yaşanan acıları derinleştirmeye yarıyor. 

Ve bu ülkenin insanı aslında ne kadar duygusal, kanıtlıyorlar. Bir satır konuşsan ikna olacak. Bir kelime bahşetsen kurtulacak kininden. Çünkü bu ülkedeki çoğu şey gibi, kötülük de derinlerde değil. Her zaman yakındığımız sığlık bir imkân gibi. Allah’tan kötülükte sığlar! Bir kötülüğü zamana yaymak, derinleştirmek konusunda çabalayanlar bu yüzden başarılı olamıyor belki de. Mahzenlerde tasarlanan kötülüğün halkta yer etmemesi bu yüzden.

Bu günlerde Hazreti Fatıma’nın hayatını okuyorum*. Bir peygamber kızı olmanın büyüsü ve gücüyle donatılmış hikâyesini. Onun için Binti Ebiha (babasının kızı) olmaktan daha önemli olan, Ümmü Ebiha (babasının annesi) olmak. Babasının koruyuculuğunu üstlenmiş, müşriklerin zulmüne karşı siper olmuş bir kız çocuğu. Hazreti Ali’nin eşi olmaya layık yürekte ve inançta bir sevgili. Oğullarına yürek vermiş bir anne…

Kitapta aktarılan bir hikâye, şu günlerin karamsarlığını katlanılır kıldı:

Hazreti Peygamber’e zulmetmekle uğraşan müşrikler, zulümlerini o kadar ileri götürüyorlar ki, namazda olduğu bir gün, henüz kesilmiş bir devenin işkembesini alıp Peygamber’in sırtına bırakıyorlar. Ve o, hiçbir şey olmamış gibi namazını kılmaya devam ediyor. Müşrikler büyük bir zevkle seyrederken, kızı Fatıma gelip işkembeyi babasının omuzlarından alıyor. O sırada henüz on yaşında olan Fatıma müşriklere öyle bir bakış fırlatıyor ki, küçük kızın cesareti karşısında hepsinin dili tutuluyor.

Bu hikâyede elbette Fatıma’nın cesareti önemli. Ama bütün insanlık için daha önemli olan; Hazreti Peygamber’in sabrı ve vazgeçmemesi. İnandığında ısrar eden, secdeyi bırakmayan olmak…

Çünkü şu günlerin kötülüğü müşriklerin kötülüğünden az değil. Halkın kendisinden değil, karanlık dehlizlerden hayatımıza akıtılan bir cerahat bu.

Tokat’ta bu toprağın evlatlarını Türk-Kürt ayırmadan katledenler Fatıma’nın nazarlarını hak ediyorlar.

Bütün bunlar olurken sadece korkuya vurgu yapan, yaşanan karmaşayı her şeyin sonu gibi gören ve gösteren gözden de şüphe etmeli. Kimler felaket tellallığı yapıyor bu zamanda? Felaketin adını koyunca geldiğini bilenler değil mi onlar? Seçip gösterdiklerimiz, kameramızı odakladığımız her neyse, bizi en iyi o anlatmaz mı? Kalem oynatan, haber yapanların özensizliği yaşanan acıları derinleştirmeye yarıyor.

Şu zamanda sırtımıza konan deve işkembesine rağmen secdeden vazgeçmemek büyük bir sınavmış gibi geliyor. Hepimize Fatıma olmak düşüyor. On yaşında da olsak şerrin gözlerine bakmayı bilmek. Ve konuşmak. Kötülük her nereden geliyorsa, kimleri hedef seçiyorsa ona perde olmak. Çünkü ancak Fatıma’nın sevgisi ve sahiplenmesi ile büyük ve değerli olan korunur. Zamana kalacak güzel sözler Fatımaların koruyuculuğuna ihtiyaç duyar. Serap’ı öldürüp masumiyeti parçalamakla, Aydın’ı kalbinden tek kurşunla vurmakla ve yedi askeri şehit etmekle kazanılan iktidar zamana kalmayacaktır. Çünkü zamana kalan Peygamber’in sözleriydi, müşriklerin zulmü değil. Fatıma olmak bu yüzden değerli.

*Gülün Goncası Hz. Fatıma, Hilal Kara-Abdullah Kara, Nesil Yayınları.

 

Posted in Genel, Yorum | Tagged , , , , | Yorum yapın